14.06.2024 21:13:54
USD (Alış - Satış) : 18.84 - 18.89 EUR (Alış - Satış) : 20.12 - 20.21
Zekeriyya ULUDAĞ
26 Mayıs 2023 Cuma

MİLLET VE MİLLİ ŞUUR


MİLLET VE MİLLİ ŞUUR


Prof. Dr. Zekeriyya Uludağ
“Çocuk kimin yatağında doğmuşsa ona aittir” der Hz. Peygamber. Bu ilk olarak akla neseb meselesini getirmektedir. Elbette İslam neseb üzerine bir dünya inşa etmemiştir. Ancak insan dinini, zihniyetini, ideolojisini, vatanını ve hayata bakışını zaman içerisinde değiştirebilir. Değiştiremeyeceği tek şey kime ve hangi millete ait olduğudur. “Vücudumuz nasıl ecdadımızın eseri ise milliyetimiz de coğrafyamızın, tarihimizin ve ırkımızın eseridir”. Batı bilim anlayışı bu tespite karşılık meseleyi yani millet oluşumunu tek sebepli bir faktöre bağlayarak yani sosyolojik, ekonomik, biyolojik hatta siyasi sebeplerden birine bağlayarak belirlemeye çalışılır. Yani tarih yoluyla standartları belirlenmiş bir mazi yaratılır. Halbuki millet tek bir faktöre dayalı olarak inşa edilemez. Bu tip açıklamalar kısa bir geçmişe sahiptir. Buna karşılık bizim için millet hem kavram olarak hem toplum olarak ortalama iki bin yıllık bir geçmişe sahiptir.

Bu derin maziyi bir kenara bırakarak günümüzün kabulüne gelirsek millet, “aynı toprak üzerinde, aynı kaderi yaşıyan, ve aynı kültürü haiz insan topluluğudur”. Bu tespitteki her kavram ayrı ayrı anlamlandırılabilir. Coğrafya kaderdir diyor, İbn Haldun. Mekân yani toprak milletin adeta bedenidir. Toplumsal hayatın belirleyicisi, ekonomik yapının yönlendiricisidir. Coğrafya bir milletin hayatında öylesine önemli bir role sahiptir ki bunun üzerinde bilimsel teoriler geliştirilmiştir.

Milletlerin maddi yapısı yani bedeni kadar ruhunu oluşturan kültür kavramı da bir o kadar değerli ve önemlidir. Kültür kavram olarak bizim dünyamıza Batı’dan girmiş olan bazı mütefekkirlerimize göre oldukça ucube bir kavramdır. Buradaki tartışmaları ve farklı tespitleri şimdilik bir kenara bırakarak bir İngiliz araştırmacının ifade ettiği şekliyle “bilgiyi, imanı, sanatı, ahlakı, örf ve adetleri, ferdin mensup olduğu toplumun bir üyesi olması itibariyle kazandığı alışkanlıklarını ve bütün diğer kabiliyetlerini ihtiva eden gayet girift bir bütün” olarak kabul ettiği kültürü medeniyet kavramından ayırmaz. Ve o bu temel unsurları toplumun temeline koyar.

Her millet kendini maziden bugüne ve oradan atiye taşıyarak varlık kazanır. Bu taşıma şekline tarih deriz. Millet kavramının bilimsel literatürümüze günümüzden iki yüz yıl kadar önce girdiğini söylemiştik. Ancak tarih insanla başlamıştır. Her grubun, topluluğun, toplumun ve milletin tarihi vardır. Bunlardan bazılarının tarihi hikâye halinde kaybolup gitmişken tarihsel olarak köklü milletlerin tarihleri “tarih bilimi” tarafından yazıya dökülür ve genç nesillere aktarılır. Tarih ve tarih bilimi sadece hikayeler geçidi değil, adeta o millet için somutlaşan, ete kemiğe bürünen bir şuur abidesidir. Milletin varoluş dünyasıdır. Sonradan bazı kıstaslarla oluşturulan milletleri ne tarih bilinci ne de şuuru vardır. Bu ancak büyük milletlere has bir medeniyet abidesinin dile gelişidir.

Büyük milletler tarihten getirdikleri destanları, masalları ve kahramanları ile geçmişi dile getirerek atiye aktarırlar. Tarihe dayalı mazi oluşturmak suni bir mesele değildir. Buna karşılık günümüzde bazı kozmopolit, köksüz devletler kendilerine bir kök ve tarih yaratabilmek adına “süper kahramanlar” icat ederek var olmaya ve bir millet yaratmaya çalışmaktadırlar.

Bir mütefekkirimiz tarih için “bir milletin biyografisi”dir diyor. Orada o milletin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik macerasını buluruz. Alışılmış bir söz vardır “tarih tekerrürden ibarettir” denir. Eğer orada bir tekerrür varsa, bireysel ve toplumsal hafızada ve zihniyetlerde bir kopuş vardır. Tarih asla tekerrür etmez. Bir milletin zihniyetinin tezahürüdür. Bu zihniyet elbette devirler içinde baskın faktörlere göre yön değiştirebilir. Ama asla özünü kaybetmez ve zor zamanlarda kendini gösterir. Mesela Osmanlı devleti için “merhamet medeniyeti” denir. Bu kabul günümüzün kapitalist-ekonomik yapısı içinde ve biyolojik güç nazariyeleri karşısında pek de doğru görünmez. Ama daha üç ay önce yaşadığımız deprem felaketi karşısında milletimizin tarihten getirdiği değerleri ile elinde avucunda olanı kardeşlerine göndermesi küllenen değerlerin ortaya çıkması bunun en güzel örneğidir.

Tarih ve milli şuur arasındaki ilişki milletin varoluş macerasının dışa yansıyan tezahürüdür. Tarihsiz bir milli şuur yaratmak mümkün değildir. Milli şuur; tarihi, olaylar zinciri olarak okuyarak elde edilemez. Şayet böyle anlaşılırsa orada sadece savaşlar ve anlaşmalar vardır. Bu ise kan ve gözyaşı, hatta barbarlık olarak yorumlanabilir. Halbuki tarih ifade ettiğimiz gibi milletin halet-i ruhiyesi, hayata bakışı, zihniyeti, inancı, ahlakı, diğer varlıklarla olan münasebeti, tabiatın haşin duruşuna karşı çıkarak medeniyet inşa etme hem tabiatla uyum içinde olma hem de kendisinin insanileşmesi meselesidir. İşte bu şuurdur ki o toplumu, büyük milletler arasına taşır ve insanlık ailesi içinde varoluşunu gerçekleştirir.

İşte bu mazi ve hal kemâle ermiş nesillerin yeni yetişecek olanlara kazandıracaklarıdır. Böylece milli şuur daima delikanlılık döneminde bulunan bir genç gibi kendisini yenileyecek ve geleceğe yürüyecektir. Bu var oluş zihniyeti, toplumsal ve bireysel alanda bir taraftan bilimle, eğitim-öğretimle diğer taraftan geleneksel ritüellerle, milli ve dini bayramlarla hayat bulur. Bu kutlamalar ve yaşantılar gençlere balık tutmayı öğretmektir. Türk milletinin mazisi hem kahramanları ile hem de bu kahramanların hikâyeleri ile doludur. İşte bunlara anlam kazandırarak hayata aktarabildiğimiz zaman mazinin kucağında atiye hükmedebiliriz.




Tüm yazarlar için tıklayın

YAZARLAR

Tamamı